Zeytin Kokusu ve Kar Beyazı: Hakkari 1997
Ayvalık’ta büyümüştüm .Benim dünyam; Cunda’nın serin rüzgarı, zeytin ağaçlarının gümüşi yaprakları ve iyot kokusuydu. 25 yaşındaydım. Bavulumda Ege’nin güneşi, yüreğimde "her yeri çiçek bahçesine çevireceğim" diyen o toy öğretmen idealizmiyle yola çıkmıştım. Tayinim Hakkari’ye çıktığında haritada parmağımı koyduğum yerin, ruhumda açacağı derin izlerden habersizdim.
Yıl 1997. Kış, takvimlerden çok önce gelmişti o coğrafyaya.
İlk Karşılaşma ve Yabancılık
Otobüsten indiğimde yüzüme çarpan o kuru ayazı asla unutamam. Soğuk, sadece teninize değmiyor, sanki kemiklerinize, oradan da yalnızlığınıza işliyordu. Lojman buz gibiydi. Camdan dışarı baktığımda gördüğüm tek şey, gökyüzüyle birleşen o heybetli, korkutucu dağlar ve bitmek bilmeyen bir beyazlıktı. Ayvalık’ın o cıvıl cıvıl, renkli sokaklarından sonra burası bana başka bir gezegen gibi gelmişti. Kendimi o kadar "yabancı" hissediyordum ki, sanki görünmez bir cam fanusun içindeydim.
1-A Sınıfı ve Çaresizliğim
İlk ders zili... Sınıfa girdim. 1. sınıf okutacaktım. Karşımda kara gözlü, çoğu önlüksüz, saçları rüzgardan ve soğuktan keçeleşmiş 30 çocuk. Hepsi ayağa kalktı ama o bildiğimiz sınıf gürültüsü yoktu. Derin, mahcup bir sessizlik...
"Günaydın çocuklar!" dedim en neşeli halimle. Cılız bir karşılık geldi, çoğu sadece baktı.
Dersler ilerledikçe o görünmez duvar, taştan bir duvara dönüştü: Dil problemi.
Ben onlara "Ali gel," diyordum, "Işık ılık süt iç," diyordum. Onlar bana, anlamadığım bir dilde, korkuyla karışık bir şeyler fısıldıyorlardı. Benim Türkçem ile onların evde konuştuğu Kürtçe arasında uçurumlar vardı. Bir harfi öğretmek, bir kelimeyi anlatmak bazen saatlerimi alıyordu. Bir gün, tahtaya bir elma çizdim. "Elma," dedim. "Bu bir elma." En ön sırada oturan, yanakları soğuktan çatlamış, kara lastik ayakkabı giyen Rojhat parmağını kaldırdı. Kendi dilinde bir şeyler söyledi heyecanla. Ben anlamadım. Sustum. O da sustu, başını önüne eğdi. O anki çaresizliğimi tarif edemem. Öğretmek istiyordum ama önce anlaşmamız gerekiyordu.
Lastik Ayakkabılar ve Islak Çoraplar
Kışın en sert günlerinden biriydi. Sınıftaki soba tütüyor, is kokusu genzimizi yakıyordu ama ısınamıyorduk. Sınıfın en küçüğü Zilan, ders boyu titriyordu. Yanına gittim. Sıranın altındaki ayaklarına baktım.
O an, Ayvalık’taki o konforlu hayatımdan utandım.
Zilan’ın ayağında, o meşhur kara lastiklerden vardı ama lastiğin kenarı yırtılmıştı. Çorapları yoktu; ya da var olan o incecik bez parçaları sırılsıklamdı. Kar suyu, o minicik ayakları buz kalıbına çevirmişti. Eğildim, ayakkabılarını çıkarmak istedim. Zilan korktu, geri çekti ayağını. Bana yabancıydılar, ben de onlara...
Çantamdaki yedek yün çorapları çıkardım (kendim için getirmiştim). Zorla da olsa giydirdim. O an Zilan gözüme baktı. Tek kelime Türkçe bilmiyordu belki o an için ama o bakışın dili evrenseldi. O gün anladım ki, öğretmenlik sadece "fiş cümlelerini" ezberletmek değildi.
Beslenme Çantasındaki Yoksulluk
Beslenme saati, günün en zor anıydı benim için. "Çıkarın bakalım beslenmeleri," dediğimde, sıraların üzerine konanlar yüreğimi eziyordu. Bir parça tandır ekmeği, belki yanında bir soğan ya da biraz çökelek. Meyve suyu, kek, börek... Bunlar o çocuklar için masal gibiydi. Ben masamda çayımı içerken boğazım düğümlenirdi.
Maaşımı aldığım gün bakkaldan koliyle bisküvi, meyve suyu alıp sınıfa dağıttığımda yüzlerinde oluşan o ifadeyi, o bayram sevincini ömrüm boyunca unutamam.
Dönüm Noktası
Bahar gelip karlar erimeye başladığında, ben de erimiştim. O yabancılık hissi gitmiş, yerine tuhaf bir aidiyet gelmişti. Artık Zilan'ın bakışından üşüdüğünü, Rojhat'ın duruşundan acıktığını anlıyordum. Onlar Türkçeyi sökmeye başlamıştı, ben de onların sessizliğinin dilini öğrenmiştim.
Yıl sonunda, karneleri dağıtırken hepsi "Öğretmenim" diye sarıldı bacaklarıma. O ilk günkü korku dolu bakışlar gitmiş, yerine ışıl ışıl gözler gelmişti.
Hilal öğretmen, 25 yaşında Hakkari ye "öğretmeye" gitmişti. Ama 1997 yılının o çetin kışında, asıl dersi kendisi almıştı. Fakirliğin içinde onurlu durmayı, dil bilmeden sevmeyi ve bir çift yün çorabın dünyaları değiştirebileceğini o çocuklar öğretmişti bana.

