Kapı kilidinin sesi, tuzlu deniz meltemini içeri taşıdığında, biliyorum ki günün en güzel kısmı başladı. Sabahın erken saatlerindeki o sahil yürüyüşü, sadece bedeni değil, ruhu da arındırıyor. Geri döndüğümde ise, evimin sıcaklığı beni bir anne şefkatiyle kucaklıyor. Burası benim kalem, benim sığınağım.
Gözüm hemen mutfağa takılıyor; bugün hangi yeni yemek tarifini denesem? Taze biberiyenin kokusu mu, yoksa Hint baharatlarının egzotik daveti mi? Yemek yapmak, benim için bir meditasyon, bir sanat. Gün içinde bir yerlerde, en sevdiğim müziğin sesi mutfaktan süzülürken, bir yemeği sıfırdan yaratmak... işte o anlar paha biçilmez.
Ama bu evin asıl ritmi, oğullarımdaki o hummalı telaşla atıyor.
Büyük oğlum... Tıp fakültesinin koridorlarında yorgun adımlarla dolaşan, uykusuz gözlerinde insanlığa hizmet etme hayalini taşıyan o genç adam. Kitaplarının sayfalarını çevirirken duyduğum o hışırtı bile bana gurur veriyor.
Küçüğüm ise... Lise son sınıfın keskin virajında, üniversite sınavının ağırlığı altında ezilirken bile geleceğe umutla bakan delikanlı. Odasından gelen ders videolarının sesi, onun sessiz savaşının fon müziği. Onların her birinin kendi dünyasında verdiği mücadeleyi izlemek, benim en büyük lüksüm.
Akşam çöktüğünde ise, evdeki tüm sesler yavaşça dinlenmeye çekilir. Ben de her zaman oturduğum, yılların yorgunluğunu bilen o köşedeki koltuğuma yerleşirim. Yanımda eşim... Huzurlu bir nefes alışverişiyle, çayımı yudumlar, suyumu yanımdan ayırmam. Televizyondan gelen yumuşak müzik sesinin eşliğinde; bazen bir defter açıp içimdekileri dökmek, bazen de eşimle birlikte kendimizi bir filmin hikayesine bırakmak... Bütün günün yorgunluğunu silen, sadece bize ait, küçücük bir zaman dilimi.
Çok kişi için sıradan gibi görünen, sabahın tuzu, öğlenin baharatı ve akşamın sinemasıyla örülü bu rutinler... Benim hayallerim, bu evin taşlarında, bu koltuğun minderinde ve sevdiklerimin her nefes alışında saklı. En huzurlu, en mutlu ve en güvende olduğum yer, her zaman evim oldu.

No comments:
Post a Comment